atolye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
atolye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ölüm-ün /e/ aşk

               
                       On beş yıl sonra serbest bırakılan Tomahawk füzesi, içeride çok acı çektim ama pes etmedim, dedi. Kendisini karşılamaya gelen kalabalığa seslenen Hawk, bizi sindiremeyecekler, yaşasın kan ve gözyaşı dedikten hemen sonra kalabalığı yara yara tam on beş yıl sonra hedefine doğru yola koyuldu: 78 ölü!

endüstriyel / futbol / kanatlandırır



              Ceza sahasının kenarından yapılan ortaya, kafa vurabilmek için hem takım arkadaşına çelme takan hem de karşı takımın defans oyuncusunun sırtına çıkan forvet, yükselip topa kafa vurduktan bir müddet sonra topla birlikte havada asılı kaldı. Kameralara an be an yansıyan görüntüler, çeşitli spor yazarlarınca farklı yorumlansa da ortak kanı; topun kale çizgisini geçmediğinden -ilk anda kalecinin kurtarma şansı olmasa da- topun gol değeri kazanamayacağı şeklinde oldu.

               Bütün kurtarma çalışmalarına rağmense henüz bir sonuç alınamadı –futbolcunun inanılmaz yükselişi hala devam ediyor. Alınan son bilgilere göre ağlayarak suçunu itiraf eden K.Ç. maçtan hemen önce bir kalibrelik enerji içeceği içtiğini ve çok pişman olduğunu söyledi.

huysuz beyin sendromu


sen gittiğinden beridir bu haldeyim,
yaşamak o kadar ağır geliyor ki,
utanmasam oturup ölebilirim,
elini kalbime sür ve tut ellerimi,
elimden tut yoksa düşeceğim rabbim!

çok zaman geçti ben bu derde düşeli
sovyetler devrildi, dolar yükseldi
nükleer başlıklıydı kurt taifesi
çapraz kurlarla göz kırptı petrol şeyhi
milyon dolarlık bebekse ötanazi
unuttu rahmeti ve de mağfireti

bağdat kafede oturan esmer bomba
kaç tabutla gömülecek yer altına
müritleri kanatlandıran karmaşa
redbull, superman,Atlantis ve usama
sen gidince sevgili, bozdu ahengi
vahye kalbini dönen kapital dünya

bilmiyorum belki de herşey bir hayal
ne mistik pandora var ne de avatar
içimize sinmiş bu dipsiz karanlık
huysuz beyin sendromu ve panik atak
azar azar susar, yarar umar zarar
anlamı yok neye yarar bu tekrarlar
anla! ölmekte gitmekte hayatın bir parçası
kul kurar, kader güler; hayat bir kumar.

bir düşün düşü




                          Sakın buradan bir yere ayrılma dedi annesi- tam elli yıl önce. Caminin avlusu şimdiki gibi sessizdi. Başını hafifçe öne eğen bebek fısıldarcasına, tamam anne! dedi kendisi de dahil kimsenin duymayacağı bir sesle. Nihayetinde ne kimse duydu ne de kimse gördü.

                          Ufacık bir bebekti buraya geldiğinde. Oysa şimdi… Kocaman bir adam olmuştu. Tam da burada, hiç sıkılmadan, yıllarca annesini bekledi –söz vermişti. Bir gün geri döneceğine o kadar inanıyordu ki! Umudunu hiç yitirmedi. Bir yere ayrılma demişti annesi, gelecekti. Doğrusu bu elli yılda ne kimse geldi ne de o bir yere gitti.

                          Tam elli yıl sonra annesini karşısında gördüğünde şaşkınlıktan bir süre öylece donup kaldı –gözlerine inanamadı. Elleriyle gözlerini ovuşturdu, derin derin nefes çekti içine, soğuk hava genzini yaksa da gözyaşlarının sebebi bu değildi. Anne, ne oldu böyle sana, dedi içinden. Onun yaşlanabileceğini hiç düşünmemişti. Hüznü işte oradaydı, annesi, neden hala duruyordu o zaman –yanına gidip onu kucaklamamak için zor tuttu kendini. Ama bir şey vardı. Onu durduran, canını sıkan, dahası ters giden bir şeyler sanki…

                         İliklerine kadar buza kesmişti bedeni. Nasıl dedi, bana benzeyen bir ikizim daha mı vardı? Annesinin hemen ardında tıpkı ona benzeyen bir adam… Birbirinin kopyası iki kardeş –ama şu kesindi: hayat onun üzerinde daha az oyun oynamıştı. Sesle birlikte gözü az önce gelen kalabalığa takıldı. Musalla taşının üstüne bırakılan tabut ve de resim… Şok üstüne şok!  Babası… Onu hiçbir zaman istememiş ve bu yüzden terk ettiği babası orada kıpırdamadan yatıyordu. Kafası karışmıştı. Demek ki babası geri dönmüştü. İyi ama o zaman annesi neden geri dönmemişti? İç sesi, içini karıştırmaya yetti. Anne demek istedi o zaman bunu bana neden yaptın? Neden tek başıma büyümeme izin verdin? Boğazı düğümlendi. Annesi tam onun karşısına gelmişti ki… Hıçkırdıkça hıçkırdı -gözleri yaşla dolmuştu.

                       Kadın, önüne çıkan saçı sakalı birbirine karışmış hırpani adama –sanki bir şey anlatmak ister gibiydi ama hiçbir şey söylemedi- tiksinerek baktıktan sonra yolunu değiştirdi. Ağladığını gördüğü dilenciye bir an acısa da –kim bilir ne sıkıntısı vardı- benim derdim bana yeter, dedi içinden.                 

                       Saçından neredeyse düşmekte olan şalı, düzelttikten sonra hemen arkasından gelen oğlunu bekledi ve onun koluna girdi. Çok bitkin hissediyordu kendini. Oğlu da olmasa ayakta duracak hali yoktu. Biliyor musun Düş, dedi oğluna, bundan tam elli yıl önce seni burada bırakıp gitmeyi düşündüm, baban bizi terk ettikten hemen sonra. Ama yapamadım. Ondan elli yıl sonra –yani şimdi- babanı burada bırakıyorum. Kocasının ölümünden ziyade –geri dönse de kocası onu hiç hiçbir zaman affetmedi- bu anıyı hatırlamak gözyaşlarının hoyratça artmasına neden oldu.

                      Hayali bile korkunçtu Düş, dedi kadın; düşünsene bir, şayet seni burada bıraksaydım kim bilir şu an ne halde olacaktın?



mutlu aşk yoktur


                  -Ben pinokyo olmak istiyorum!

                 Gözlerini ellerinin tersiyle sildi –hıçkırdıkça hıçkırıkları arttı. Bedeni yağmurdan sonra kayan toprak yığınları gibi bir müddet istemsizce sarsıldı. (Günlerce bu şekilde ağladı ve bağırdı ta ki onu karşısında görene kadar.)

                 -Ne oldu ufaklık? Neden bu kadar üzgünsün?

                 Sonunda duymuştu sesini. Gözlerini kör eden ışık selinin ortasında şiş gözleriyle onu aradı gözleri. Göremedi. İlk defa göremediğini fark etti. Nereden bilebilirdi ki zaten,  insanın büyük acıların varlığında daha küçükleri hissedemediğini ve büyük acıların yokluğundaysa küçüklerin bile büyük acılar verebildiğini.

                 -Geldin mi mavi peri? Duyabiliyor musun beni? Ben gerçek çocuk olmak istemiyorum artık!

                 -Ama ufaklık sen demiştin ki bana…

                 -Ne demiştim? Söyle ne demiştim? Hem kimin umurunda, boş versene…

                 -Ben çocuk olmak istiyorum, mavi peri, dedin. Gerçek bir kalbim olsun istiyorum. Direttin.  Dinlemedin! Oysa uyarmıştım seni ufaklık.

                 Zor da olsa hıçkırıklarını tutmayı başardı. Ne söylemesi gerektiğini düşündü. Bir şey bulamadı. Aşk böyle bir şey miydi? Bulduğunu sanırken, kaybettiklerinin farkında olmamak…

                 -Evet, hatırlıyorum. Ama sen de bana, gerçek bir kalbim olduğunda âşık olabileceğimi… Seni sevebileceğimi söylemedin. Ben pinokyo olmak istiyorum tekrar mavi peri! Bir kalbim olsun istemiyorum. Ben sadece pinokyo olmak istiyorum!

kalpsiz


                 -Aman Allah’ım! Nasıl!? Ama bu imkansız, dedi doktor.

                Ne olduğunu anlamaya çalışan bir çift göz, doktorun elinde tuttuğu röntgene umarsızlıktan daha çok dalgın dalgın baksa da bir anlam verememiş gibi, suskunluğunu korumaya devam etti.

                 -Se..se..senn yaşıyor olamazsın: kalbin! Kalbin yok.

                Yüzündeki yorgun hatlar kırış kırış çizgilerle allak bullak olan hasta, her an ağlayacakmış gibi bir gülümsemeyle dudaklarının kenarlarını düz bir çizgi boyunca yanaklarına doğru çekti.

                -Bana bilmediğim bir şey söyleyeceksiniz sanmıştım. Hem zaten bir kalbim olmadığını buraya ilk geldiğimde söylemiştim diye hatırlıyorum. Yanılıyor muyum? 

                Tıbben mümkün olmayan bir vakayla karşı karşıya kaldığını anlayan doktor şimdiye kadar öğrendiklerine mi yoksa şu an gözleriyle gördüğüne mi inanması gerektiğine bir türlü karar veremedi –yoksa masanın diğer ucunda kıvranması başka nasıl açıklanabilirdi!

               -Zaten uzun zamandır yaşamıyorum doktor, dedi hasta.

               Bir kalp atımı süre sonra –yani olduğunu varsayarsak…

               -Kalbim sevgisizlikten önce nasır tuttu sonra da tuzla buz olup paramparça oldu –yıllar önceydi. Benimse merak ettiğim: ilk defa birine âşık oldum, böyle bir şey mümkün mü?